Alo adalet 135! Adaletin hızı mı, kalitesi mi?

Bir dava düşünün. Yıllarca süren duruşmalar, ertelenen keşifler, bilirkişiye gönderilmesi unutulan dosyalar, aylarca beklenen raporlar ve her celse sonunda verilen yeni bir duruşma günü… Bu süreçte alacağının değeri enflasyon karşısında eriyen alacaklılar, boşanamayan eşler, hükmünü bekleyen tutuklu sanıklar…
Yargılamanın uzaması, çoğu zaman yalnızca bir dosyanın geç sonuçlanması anlamına gelmez. Kimi zaman ekonomik kayıplara, kimi zaman aile ilişkilerinin yıpranmasına, kimi zaman da telafisi mümkün olmayan hak kayıplarına neden olur.
Adalet Bakanlığı tarafından hayata geçirilen Alo Adalet 135 uygulaması, uzun süren yargılamalar meselesini yeniden gündeme taşıdı. 1 Eylül 2026 tarihinde üç adliyede pilot olarak başlayan uygulama, 16 Ekim itibarıyla 81 ildeki tüm adliyelerde hizmete sunuldu. Sistem kapsamında, beş yılı aşan ve hâlen devam eden dava dosyaları ile üç yılı aşan soruşturma dosyalarındaki gecikmeler hakkında vatandaşlar doğrudan başvuruda bulunabilecek.
Bu uygulama, vatandaş ile adalet teşkilatı arasında yeni bir iletişim kanalı oluşturması bakımından olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir.Ancak burada asıl sorulması gereken soru şudur: Nitelikli bir adalete yalnızca hızlı yargılamalarla ulaşabilir miyiz?
Makul Sürede Yargılanmak Bir Beklenti Değil, Anayasal Haktır
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 36. maddesi hak arama hürriyetini güvence altına alırken, 141. maddesi davaların mümkün olan süratle ve en az giderle sonuçlandırılmasını yargının görevleri arasında saymaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 6. maddesi de makul sürede yargılanma hakkını adil yargılanmanın temel unsurlarından biri olarak kabul etmektedir.
Anayasa Mahkemesinin açıkladığı verilere göre, bireysel başvurunun başladığı 23 Eylül 2012 tarihinden 2025 yılı sonuna kadar verilen toplam 84.519 ihlal kararının 56.443'ü makul sürede yargılanma hakkına ilişkindir. Bu ihlaller, şartları oluştuğunda kamu kaynaklarından tazminat ödenmesi sonucunu da doğurabilmektedir.
Dolayısıyla vatandaşın davasının zamanında sonuçlanmasını istemesi, kendisine tanınacak bir kolaylık değil, hukuk düzeninin korumakla yükümlü olduğu temel bir haktır.
Üstelik hızlı yargılama, yalnızca vatandaşlar ve avukatlar açısından değil, kürsünün diğer tarafında bulunan hâkim ve savcılar açısından da arzu edilen bir durumdur. Yargı mensuplarının mesleki değerlendirmelerinde iş yükü, dosyaların sonuçlandırılması ve performans göstergeleri gibi nicel ölçütlerin de yeri bulunmaktadır. Bu nedenle yargılamaların gereksiz yere uzamaması, adaletin bütün paydaşlarının ortak menfaatinedir.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir ayrım vardır: Çok sayıda dosyayı karara bağlamak ile nitelikli karar vermek her zaman aynı anlama gelmez. Bir hâkimin başarısı yalnızca sonuçlandırdığı dosya sayısıyla değil, verdiği kararların hukuki isabetiyle de değerlendirilmelidir.
Türkiye'de Yargılamalar Gerçekten Ne Kadar Sürüyor?
Adalet Bakanlığının 2025 Yılı Faaliyet Raporu'na göre ceza davalarının ortalama görülme süresi 248 gün, hukuk davalarının 243 gün, idari davaların ise 172 gündür.
Bununla birlikte ortalama süreler, vatandaşın yaşadığı gecikmeleri her zaman yeterince açıklamayabilir. Kısa sürede tamamlanan çok sayıda dosya, yıllarca devam eden karmaşık uyuşmazlıkların istatistikler içindeki görünürlüğünü azaltabilir.
Ayrıca ilk derece yargılamasının tamamlanması ile istinaf ve temyiz aşamaları sonrasında kesin bir sonuca ulaşılması aynı şey değildir. Özellikle boşanma hükmünün hukuki sonuçlarını doğurması, bazı alacaklara ilişkin ilamların icrası ve ceza hükümlerinin infazı bakımından kararın kesinleşmesi önem taşımaktadır. Bu nedenle vatandaş açısından yargılama süresi, çoğu zaman ilk derece mahkemesinin hüküm verdiği gün sona ermemektedir.
Yargının etkinliği değerlendirilirken yalnızca ortalama sürelerin değil; beş yılı aşan dosyaların oranının, bilirkişi incelemelerindeki gecikmelerin, kanun yolu süreçlerinin ve kararların uygulanma sürelerinin de dikkate alınması gerekir. Çünkü vatandaşın ihtiyacı yalnızca bir mahkeme kararı değil, hakkına fiilen kavuşabilmektir.
Uluslararası Hukuk Endeksleri Bize Ne Söylüyor?
Yargı sisteminin başarısını değerlendirmek için yalnızca ulusal istatistiklere bakmak yeterli değildir. Uluslararası göstergeler de hukuk düzeninin güçlü ve geliştirilmesi gereken yönlerini görmemize yardımcı olmaktadır.
World Justice Project tarafından yayımlanan 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi'nde Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada yer almıştır. Aynı endekste medeni adalet alanında 127'nci, ceza adaleti alanında 106'ncı, temel haklar alanında ise 134'üncü sıradadır.
Dünya Bankasının 2025 Dünya Yönetişim Göstergeleri'nde ise Türkiye'nin hukukun üstünlüğü puanı 100 üzerinden 45,2 olarak açıklanmıştır.
Öte yandan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde Türkiye aleyhine derdest başvuru sayısı 2024 yılı sonunda 21.600 iken 2025 yılı sonunda 18.450'ye düşmüştür. Bu azalma olumlu olmakla birlikte, Türkiye'nin Mahkeme önünde en fazla derdest başvurusu bulunan ülke olması düşündürücüdür.
Elbette farklı yöntemlerle hazırlanan bu veriler tek başına yargı sistemimizin bütün sorunlarını açıklamaz. Ancak hukuk sisteminin uluslararası ölçekte geliştirilmesi gereken yönleri bulunduğunu ortaya koyar.
Hukukun üstünlüğü yalnızca mahkemelerin varlığıyla değil; bu mahkemelerin bağımsızlığı, tarafsızlığı, kararlarının öngörülebilirliği ve vatandaşın adalete duyduğu güvenle anlam kazanır.
Nitekim toplumda zaman zaman karşılaşılan “Kimi kime şikâyet edeceğiz?” düşüncesi de yalnızca uzun süren yargılamalardan kaynaklanmamaktadır. Bu düşüncenin ardında, vatandaşın başvurduğu hukuk yollarının kendisine gerçekten etkili bir koruma sağlayıp sağlamayacağına ilişkin endişeleri de bulunmaktadır.
Hızlı Karar Her Zaman Adil Karar mıdır?
Yargılamaların hızlandırılması gerektiği tartışmasızdır. Bununla birlikte hız ile adalet arasında doğru bir denge kurulması zorunludur.
Bir dosyanın daha kısa sürede sonuçlanması için tarafların delil sunma imkânlarının daraltılması, savunma hakkının sınırlandırılması veya gerekli bilirkişi incelemelerinden vazgeçilmesi kabul edilemez. Yargı kararlarının isabetli olabilmesi için tarafların etkin biçimde dinlenmesi, delillerin gerektiği gibi değerlendirilmesi ve kararların denetlenebilir gerekçelerle oluşturulması gerekir.
Bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesine ilişkin yargılamalarda yaşananlar, hız ile adalet arasındaki bu hassas dengeyi tartışmak açısından önemli bir örnektir. Çok sayıda sanığın bulunduğu davada haftanın dört günü yapılan ve zaman zaman gece yarısını aşan duruşmalar, İstanbul Barosunun da itirazlarına konu olmuştur. Duruşmaların aralıksız biçimde ve çok uzun saatler boyunca sürdürülmesi, yalnızca sanıkların ve avukatların değil, yargılamayı izleyen vatandaşların da fiziksel ve zihinsel koşullarını etkilemektedir. Kantinlerin kapandığı saatlerden sonra izleyicilerin yiyecek ve su gibi temel ihtiyaçlara erişiminin nasıl sağlanacağı dahi önem taşıyan bir meseledir. Sanıkların yeterince dinlenemediği, avukatların yorgunluk altında savunma yapmak zorunda kaldığı bir ortamda yargılamanın hızlanması, tek başına adil yargılanma hakkının yerine getirildiği anlamına gelir mi? Yargılamayı hızlandırma çabası, savunmayı bir dayanıklılık sınavına dönüştürmemelidir. Zira adalet, yalnızca savunmaya söz verilmesiyle değil, savunmanın gerçekten ve etkili biçimde yapılabilmesiyle sağlanır.
Adil yargılanma hakkının bir diğer vazgeçilmez unsuru ise bağımsız savunmadır. Avukat Mehmet Pehlivan'ın tutukluluğu da bu bağlamda ayrıca değerlendirilmelidir. Türkiye Barolar Birliği tarafından Pehlivan'ın tutukluluğunun kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını ihlal ettiği, savunma makamının bağımsızlığını ve müvekkilinin etkili savunma hakkını zedelediği yönünde ciddi itirazlar dile getirilmiştir. Elbette avukatlık sıfatı hiç kimseye ceza hukuku karşısında mutlak bir dokunulmazlık sağlamaz. Ancak avukatın mesleki faaliyetleri ile suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemlerin birbirinden titizlikle ayrılması gerekir. Tutuklama tedbirinin zorunluluğu, somut gerekçeleri ve adli kontrolün neden yetersiz kaldığı her aşamada denetlenebilir olmalıdır. Bir avukatın müvekkilini savunması nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakıldığı yönünde ciddi bir endişenin doğması dahi yalnızca o avukatı değil, savunma hakkına ihtiyaç duyabilecek herkesi ilgilendirir. Savunmanın özgür olmadığı bir yerde, yargılamanın hızlı olması adaletin sağlandığını göstermeye yetmez.
Bu noktada Alo Adalet 135 uygulamasının sınırları da önem taşımaktadır. Hat, mahkeme kararının içeriğini denetleyen veya değiştiren bir kanun yolu değildir. Yargılamadaki gecikmeye ilişkin taleplerin iletilmesini sağlar. Ayrıca bu hatta yapılan başvuru, mevcut yasal başvuru yollarındaki süreleri durdurmaz.
Dolayısıyla uygulamanın gerçek başarısı, yargısal takdir yetkisine müdahale etmeden, gecikmeye yol açan idari ve organizasyonel sorunların tespit edilmesine ve giderilmesine ne ölçüde katkı sunduğuyla anlaşılacaktır.
Adalet Sisteminde Kalıcı İyileşme Nasıl Sağlanabilir?
Uzun süren yargılamaların çözümü yalnızca yeni bir telefon hattının kurulmasıyla mümkün değildir. Mahkemelerin personel ve teknik kapasitesinin geliştirilmesi, hâkim ve savcıların mesleki uzmanlaşmasının desteklenmesi, bilirkişilik sisteminin etkinleştirilmesi ve yargılama usullerinin gereksiz gecikmelere yol açmayacak biçimde düzenlenmesi önem taşımaktadır.
Bununla birlikte her uyuşmazlığın mutlaka mahkeme önünde çözülmesi gerektiği düşüncesinden de uzaklaşılmalıdır. Arabuluculuk, uzlaştırma, tahkim ve tüketici hakem heyetleri gibi alternatif uyuşmazlık çözüm mekanizmaları, yargının iş yükünün azaltılması bakımından önemli araçlardır. Nitekim Adalet Bakanlığının verilerine göre 2025 yılında arabuluculuk yöntemiyle ele alınan uyuşmazlıkların yaklaşık yüzde 54'ünde anlaşma sağlanmıştır. Ancak bu mekanizmaların başarısı da yalnızca anlaşmayla sonuçlanan dosya sayısıyla değil, tarafların haklarının ne ölçüde korunduğuyla değerlendirilmelidir. Alternatif çözüm yolları, vatandaşın hakkından vazgeçmeye zorlandığı değil, hakkına daha kısa sürede ve daha az maliyetle kavuşabildiği mekanizmalar olmalıdır.
Ayrıca yargılamanın kalitesi de düzenli olarak ölçülmelidir. Kararların kanun yollarında hangi gerekçelerle kaldırıldığı veya bozulduğu, aynı nitelikteki uyuşmazlıklarda ortaya çıkan karar farklılıkları ve mahkeme kararlarının uygulanmasında yaşanan güçlükler de değerlendirme kapsamına alınmalıdır.
Özellikle bilirkişilik kurumunun mesleki yeterlilik, tarafsızlık ve sorumluluk ilkeleri çerçevesinde güçlendirilmesi gerekmektedir. Bilirkişilik, yalnızca asıl mesleğin yanında yürütülen bir ek gelir faaliyeti olarak görülmemeli; verilen raporların insanların malvarlığına, özgürlüğüne ve geleceğine doğrudan etki edebileceği bilinciyle yerine getirilmelidir.
Yargıda verimlilik adına yapılacak düzenlemeler, hâkim ve savcıların mesleki bağımsızlığını zedelememeli; onları yalnızca daha fazla dosya sonuçlandırmaya yönelten bir baskı unsuruna dönüşmemelidir.
Çünkü hedefimiz yalnızca hızlı çalışan değil, hukuki güvenlik sağlayan, öngörülebilir ve toplumun güven duyduğu bir adalet sistemi olmalıdır.
Adalet Yalnızca Zamanında Değil, Hakkıyla Yerini Bulmalı
Alo Adalet 135, uzun süren yargılamaların görünür hâle gelmesini sağlayabilecek, vatandaşın yaşadığı gecikmeleri doğrudan dile getirmesine imkân tanıyabilecek önemli bir uygulamadır.
Ancak asıl hedef, vatandaşın beş yıl bekledikten sonra bir telefon hattına başvurmak zorunda kaldığı değil; uyuşmazlıkların en başından itibaren makul sürede, etkili ve adil biçimde çözüme kavuşturulduğu bir yargı düzeni olmalıdır.
Adalet sisteminin başarısı yalnızca tamamlanan dosya sayılarında, açılan yeni mahkemelerde veya uluslararası endekslerdeki sıralamalarda aranamaz. Gerçek başarı, vatandaşın hakkını aramaktan çekinmemesinde, hukuk düzeninin öngörülebilir olmasında ve verilen kararların toplumda güven oluşturmasında kendini gösterir. Çünkü geciken adaletin yarattığı mağduriyet kadar, aceleyle verilen hatalı bir kararın doğuracağı mağduriyet de hukuk devletinin önlemekle yükümlü olduğu bir sorundur.
Hukukun üstünlüğü, hayat kalitesidir.
Bir tutuklunun, kendisini kurtarabilecek “tanıdıkları olan avukat” arayışına girmek yerine, işini titizlikle yürüten bir avukata güvenebilmesidir. Bir avukatın, mesleki bilgi ve tecrübesiyle müvekkiline hukuki sürecin muhtemel sonuçlarını izah edebilmesi; benzer olaylarda benzer hukuki sonuçların doğacağını makul ölçüde öngörebilmesidir. Bir vatandaşın, dosyasının yalnızca istatistiklerde yer alan bir sayıdan ibaret olmadığını bilmesidir. Bir bilirkişinin, hazırladığı raporu sıradan bir ek iş olarak değil, yargılamanın sonucunu etkileyebilecek ciddi bir mesleki sorumluluk olarak görmesidir. Bir hâkimin, önündeki dosyayı bir sonraki terfi dönemine kadar yalnızca tamamlanması gereken bir iş olarak değil, hakkında karar verdiği insanların hayatlarına dokunan bir sorumluluk olarak değerlendirmesidir. Ve nihayetinde hukukun üstünlüğü, adaletin kişilere, makamlara veya koşullara göre değişmeyeceğine duyulan güvendir.
Adaletin hızlanması elbette önemlidir. Ancak nitelikli bir adalet sistemi, yalnızca daha kısa sürede karar veren mahkemelerle kurulamaz. Adaletin kalitesi, kaç dosyanın karara bağlandığıyla değil; o kararların ne kadar hakkaniyetli, gerekçeli, öngörülebilir ve güvenilir olduğuyla ölçülmelidir. Çünkü hukuk devletinde esas olan, adaletin yalnızca zamanında değil, hakkıyla yerini bulmasıdır. Yeni şikayet mekanizmamız hepimize hayırlı olsun.
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
