
Ekran sürenizde sizin karşınıza neler çıkıyor bilmiyorum fakat kendimi sosyal medya konusunda eksik gördüğümü kabul etmeliyim. Neden mi? Popüler olanları bilmiyorum. Kişisel itirafımdan köşe girişine hızlı geçiş yapıyorum malum “ortalık zaten karışık” değil mi?
Dünya 1962 yılın da tarihinin en karanlık günlerini yaşamış. “Küba Füze Krizi” patlak vermiş, Amerikan ve Sovyet nükleer denizaltıları açık denizde karşı karşıya gelmişler. White Hous’da Başkan Kennedy, Kremlin’de ise Hruşçov oturuyormuş. İki lider de kendi halkına ve askerlerine bakarak “Haklı olan ve ülkesini koruyan taraf biziz” demiş. Yapılan hamleler “Washington’dan bakınca Moskova’nın füze hamlesi cevap verilmesi gereken bir saldırı tehdidi; Moskova’dan bakınca ise Türkiye’ye yerleştirilen Amerikan füzelerine verilen meşru bir cevapmış.”
Aslında bakıldığında biri “6” diyormuş, diğeri “9”. Eğer o kritik günlerde iki lider de kendi durduğu yerin mutlak hakikat olduğuna inanıp masadan kalksa veya düğmeye bassa, bugün bu yazıyı yazacak bir dünya kalmayacakmış. Kriz, ancak tarafların ötekinin gözüyle haritaya bakmayı kabul etmesi sonucu aşılmış.
İşte bizim toplumsal bakış açımızın özeti de tam olarak bu diplomatik kriz masası.
İki kişinin yere çizilmiş bir rakama bakıp birinin “6”, diğerinin “9” diye ısrar etmesi meşhur bir misaldir. İkisi de yalan söylemez, ikisinin de algısı kusursuzdur. Fakat ikisi de kendi durduğu yerin nihai gerçeklik olduğuna öyle inanmıştır ki, bir adım yana kayıp karşı tarafın manzarasına bakmaya akıl edemez.
Oysa hayat, sabit duran rakamlardan ve siyasi krizlerden çok daha karmaşık. Bugün toplum olarak en büyük yorgunluğumuz, değişen doğrular ile değişmeyen doğruları birbirine karıştırmamızdan kaynaklanıyor.
Nedir değişen doğru?
Durduğumuz konuma, zamana, çağa ve bakış açımıza göre şekillenen doğrular. Dün toplum için “doğru” sayılan pek çok alışkanlık, bugün teknolojinin ve hayatın hızıyla yerini başka doğrulara bıraktı. Eskiden komşumuzdan bir fincan şeker istemek samimiyetin ve doğru komşuluğun göstergesiydi; bugün kimseyi rahatsız etmemek, mahremiyete saygı bir başka doğru haline geldi. İkisi de kendi çağının ve toplumsal zemininin, toplumsal şartlarının “doğrusu”.
Peki ya değişmeyen doğrular? İşte orası, masanın neresinde oturursak oturalım rengi solmayan yerdir. Hakkaniyet, vicdan, emeğin hakkı, dürüstlük ve EMPATİ...
Bizim toplumsal olarak asıl sorunumuz, bakış açısına göre değişen “yerel doğrularımızı” değişmez birer dogmaya dönüştürmemiz. Kendi “6”mızı savunurken, karşı tarafın “9” diyen sesini bir ihanet, bir cehalet gibi görmemiz. Oysa toplumsal olgunluk, “Sen oradan 9 görüyorsun çünkü oradasın, ben buradan 6 görüyorum çünkü buradayım” diyebilme becerisidir.
Bugün sosyal medyada, aile masalarında, sokakta yaşanan o sert kavgalara bakalım ÇOĞU ZAMAN konu ana ilkeler değil, sadece perspektif farkı.
Kendince çevresinin nabzını tutan, değişimleri gözleyen biri olarak şunu diyebiliyorum: Doğrularda ısrarcı olmak erdemdir ama kendi durduğun yerin tek doğru yer olduğunu sanmak körelmektir.
Gelin, bugün kendimize şu soruyu samimiyetle soralım:
Hayatınız boyunca kararlılıkla savunduğunuz ve bazen üzülerek uğruna kalpler kırdığınız o büyük "doğrularınızdan" kaçı gerçekten doğru ve gerçekten değişmez bir hakikatti, kaçı sadece durduğunuz yerin manzarasıydı?
Belki insanın kendisine zaman zaman sorması gereken soru şudur: “Savunduğum şey gerçekten hakikat mi, yoksa bulunduğum yerden hakikatin bana görünen yüzü mü?” Ve belki bilgelik, her tartışmayı kazanmak değil; bir gün değişebilecek doğrularımız uğruna, geri getiremeyeceğimiz insanları kaybetmemeyi öğrenmektir.
Ben hayata sonsuzluk kavramıyla bakıyorum, doğrular ve yanlışlar görecedir izafiyet teorisinin tıpkısının aynısı :) hayat aslında bir Nasrettin Hoca fıkrası gibi hem komik hem trajikomik yada Elvin shrödinger' in kedisi teorisi gibi... Doprular ve yanlışlar hem birbirini tamamlar hemde birbirini nötrler... Herkes haklı , bende haklıyım, Sizde haklısınız...