
Türkiye'de bazen başına gelenlerden çok, başına gelmesinden korktuklarının esiri olmak durumunda kalıyor insan.
Günlerdir Porsuk Patron'dan fırça yiyorum yazımı geciktirdiğim için. Ne yazayım bir türlü karar veremedim. Her şeyi yapmak istersin de hiçbirini seçemezsin ya, öylece kaldım uzun bir süre.
Siyaset yine çok yoğun. Bakanlardan Cumhurbaşkanlığı seçimleri için alıştırma ya da nabız yoklaması denilebilecek açıklamalar geliyor bir taraftan. Hukuksuzluğun her türlüsüne alıştığımız için erken seçim bile olmadan yeniden adaylık tartışmaları bir önceki seçimde olduğu gibi büyüyecek belli ki. Fon skandalları, bakanların af talepleri, Halk Tv kapatmaları, TİP X sayfasının kapatılması...
Öte yandan "Ailem Güvende" adı altında insanların varoluşlarının sorgulandığı, cezalandırıldığı çağ dışı bir kavganın tarafı olmak zorunda bırakılmanın şaşkınlığı var üzerimde. Örgütlülük düşmanlığının pek çok siyasi hesapla birleşip belediye başkanıyken onur yürüyüşlerine çelenk göndererek oy toplamaktan, transfobi üzerinden siyaset yapmaya evrildiği süreci kaçırdım herhalde. Şaşkınlığım biraz da bundan.
Derken "ailesi ve değerleri" korunmak istenen çocukların okullarında, sokaklarda, evlerinde ve aslında bulunmamaları gereken, iş sağlığı ve güvenliği hükümlerinden bihaber işyerlerinde yaşam haklarının korunamadığı gerçeğine takılıyorum.
Kendi çocuğunu istismar etmekle suçlanan bir vakıf yöneticisinin yargılandığı, konuyu araştıran gazetecinin ise aylarını cezaevinde geçirdiği bir ülkenin akıl tutulmasına sapıyorum.
Ve işte birden karşıma çıkıyor Fatmanur Çelik ve kızı Hifa İkra'nın hikâyesi.
Öleceğini bile bile ölmeden önce suçluyu işaret etmek için - belki de bir umut kızını ve kendisini yaşatmak için - gördüğümüz çabayı hatırlıyorum. Ölümün ardından bile bitmeyen, cevapsız kalan sorularla büyüyen bir adaletsizlik.
Fatmanur Çelik, çocuk yaşta istismara uğradığını, ardından kendisini istismar eden kişiyle zorla evlendirildiğini anlatmıştı. Yıllar sonra aynı kişinin kendi kızına da istismarda bulunduğunu söyleyen dövizlerle tanıdık onu: Kendi yaşamından endişe ettiğini açıkça söyleyen, kendisine bir şey olursa ölümünün intihar olarak değerlendirilmemesini isteyen bir kadın ve annenin dövizlerinden.
Mart ayında Fatmanur ve sekiz yaşındaki Hifa İkra'nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu.
Dün, 14 Ekim'de ise Hifa İkra'ya yönelik cinsel istismar suçlamasıyla yargılanan Ayhan Şengüler hakkında delil yetersizliği gerekçesiyle beraat kararı verildi.
Kararın hukuki gerekçeleri elbette tartışılacaktır. Ancak burada yalnızca bir mahkeme kararından bahsetmiyoruz. Hayattayken korunmak isteyen, adalet talep eden, başına gelebileceklerden korktuğunu söyleyen bir annenin ve küçük kızının artık hayatta olmadığı gerçeği de karşımızda duruyor.
Üstelik duruşmada gizlilik kararının kaldırılması talebi reddedildi. Gazeteciler ve sivil toplum temsilcileri duruşma salonuna alınmadı. Mağdur tarafın avukatları, savcılığın beraat talebine karşı savunma için süre verilmemesine tepki göstererek salonu terk etti.
Bütün bunları yan yana koyduğumda bir soruya takılıp kalıyorum: Bir çocuğun korunması için daha ne olması gerekiyordu?
Dahası var.
Bu ülkede tarikatların, cemaatlerin, vakıfların ve kamu kurumlarının ilişkilerini araştıran, Fatmanur'un hikayesini bize duyuran gazetecinin yaşadıklarını da biliyoruz. BirGün muhabiri İsmail Arı.
İsmail, kamudaki usulsüzlük iddialarını, vakıfların faaliyetlerini ve kamu kaynaklarının kullanımını yıllardır araştırıyor. Fatmanur ile Hifa İkra'nın ölümünün ardından da yaşananlara tepki gösteren, meseleyi gündemde tutan gazetecilerden biriydi.
Mart ayında bayram ziyareti için gittiği Tokat'ta gözaltına alınarak "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" suçlamasıyla tutuklandı.
Yetmiş beş gün cezaevinde kaldı. Haziran ayında görülen ilk duruşmada tahliye edildi.
İsmail Arı 75 gün tutukluluktan sonra dışarıda. Fatmanur ve Hifa ise hayatta değil. İki istismar ve iki cinayetle ilişkisi olduğu düşünülen Ayhan Şengüler ise gözaltına dahi alınmadan beraat etti.
Bir annenin korunma çağrısı, bir gazetecinin haber yapma hakkı ve bir çocuğun yaşam hakkı... Bunların hepsini düşünürken karşıma bu defa da İzmit'te, yürüyüş yolu üzerindeki bir simit fırınında, boşanma aşamasındaki eşi tarafından bıçaklanan bir kadın çıkıyor.
Arkadaşlarıyla oturduğu işletmeye gelen eşi, kadını üç yerinden bıçaklıyor. Hastaneye kaldırılıyor. Ardından durumunun iyiye gittiği öğreniliyor.
Fakat haberin asıl üzerinde durmak istediğim kısmı bundan sonrası. Kadın, ilk ifadesinde eşinin bir anlık sinirle kendisini bıçakladığını söylüyor ve şikâyetçi olmuyor.
Biliyorum, bu haberi okuyan pek çok insan aynı şeyi düşündü. "Nasıl şikâyetçi olmaz?" Ben de nedenini düşündüm.
Sevdiği için mi? Haklı gördüğü için mi? Varsa çocuğu için mi? Ekonomik nedenlerle mi? Yoksa korktuğu için mi? Şikâyetçi olduğunda başına daha kötüsünün geleceğinden endişe ettiği; hukukun, kolluk kuvvetlerinin kendisini koruyamayacağını düşündüğü, buna ilişkin de sık sık haberler gördüğü için mi?
Bilmiyoruz. Kadının neden şikâyetçi olmadığını onun yerine açıklamak da doğru değil. Ancak bu olayda şikâyetçi olmamasına rağmen hakkında koruma kararı verilmiş olması önemli. Bir avukat olarak beni memnun eden bir yenilik bu. Zira İstanbul Sözleşmesi de 6284 sayılı Yasa da bunun için varken kullanıldığına, özellikle de talep olmadan - peşine düşmeden kullanıldığına çok az şahit oluyoruz.
Bir kadının kendisine bıçakla saldıran eşinden şikâyetçi olmamasını konuşurken, saldırının kendisini ikinci plana atmaya ne kadar yatkın olduğumuzu da fark etmek gerekiyor.
Sanki asıl mesele kadının neden şikâyetçi olmadığıymış gibi.
Oysa asıl sorulması gereken, bir erkeğin boşanma aşamasındaki eşine kamusal bir alanda bıçakla saldırabilecek noktaya nasıl geldiği. Bu son zamanlarda yalnızca kadınlar için değil, failin de çocuk olduğu okul olaylarında da karşımıza çıkıyor. Mart ayında Çekmeköy'de öğretmen Fatma Nur Çelik, ders verdiği okulda bir öğrencinin bıçaklı saldırısıyla öldürüldü. Eylül ayında Osmaniye'de öğretmen Mehmet Bilgili okul bahçesinde silahlı saldırıya uğradı. Daha birkaç gün önce, 6 Ekim'de Başakşehir'de 15 yaşındaki bir öğrenci başka bir okulun bahçesine girerek sekiz çocuğu bıçakladı. Bir öğrenci hayatını kaybetti. Yedi çocuk yaralandı. Azımsanmayacak süredir okulun kapısından içeri giren çocukların ölüm haberini alıyoruz, bu olaylar ne yazık ki münferit olaylar değil artık. Üstelik her saldırının ardından aynı açıklamaları dinliyoruz. Soruşturma başlatılıyor, müfettiş görevlendiriliyor, hayatını kaybedenler için başsağlığı dileniyor. Sonra başka bir okulda başka bir cinayet işlenene kadar hayatımıza devam ediyoruz. Bu da çok uzun süredir her büyük problem gibi halının altına süpürülüyor, gerçek bir soruşturma da gerçek bir önlem de hayata geçirilmiyor.
Kadınlardan sürekli bir şey yapmalarını bekliyoruz. Şikâyetçi olsunlar, ayrılsınlar, uzaklaşsınlar, yardım istesinler, kendilerini korusunlar. Peki okullarına giden çocuklar ne yapsın?
Peki bütün bunları yaptıklarında onları koruyacak mekanizmaların işleyeceğinden ne kadar emin olabilirler?
Fatmanur yardım istedi. Adalet aradı. Sesini duyurabilmek için mücadele etti.
İzmit'teki kadın ise şikâyetçi olmadı.
İki kadının yaşadıkları ve verdikleri tepkiler birbirinden farklı. Ama ikisinin de yaşadıkları üzerinden aynı soruyu sorabiliriz: Kadınların hayatlarını güven içinde sürdürebilmeleri için gerekli koşullar yeterince sağlanıyor mu?
Yazının başında ne yazacağıma karar veremediğimi söylemiştim.
Galiba beni asıl yoran, yazacak konu bulamamak değil. Birbirinden farklı bütün bu haberlerin dönüp dolaşıp insanın yaşam hakkına, güvenliğine ve adalet arayışına dayanması.
Çocukların korunmasından söz edilen bir ülkede çocukların istismar iddialarıyla mahkeme kapılarında beklemesi. Ailenin kutsallığının anlatıldığı bir ülkede kadınların eşleri tarafından şiddete uğraması. Basın özgürlüğünün anayasal güvence altında olduğu bir ülkede gazetecilerin haberleri nedeniyle tutuklanması.
Sonra bütün bunların ortasında bir de insanların nasıl yaşayacağına, kimi seveceğine, nasıl bir aile kuracağına ilişkin tartışmaların büyümesi. Devletin sanki çok daha önemli bir işi yokmuş gibi bunları bir politika haline getirmesi.
Belki de en başta neyi korumak istediğimize karar vermek gerekiyor.
Çünkü bu ülkenin daha fazla "doğru" olanı tartışmasından önce, yanlış kavramlarla insanları ötekileştirmesinden önce; kadınların korkmadan boşanabildiği, çocukların istismardan, şiddetten, ölümden korunabildiği; gazetecilerin soru sormaktan çekinmediği ve adalet arayan insanların seslerinin duyulduğu, orada Türkiye'de Hakimler var diyebildiği bir düzene ihtiyacı var.
Önce hayatta kalsınlar. Nasıl yaşayacaklarına kendileri karar verirler.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.