Kaptan Jack Sparrow

Canım Kadınlar,
Dürüst olalım: Hangi birimiz hayatının bir döneminde o meşhur "Kaptan... Jack Sparrow" repliğini zihninde yankılatacak bir adamla karşılaşmadı?
Geçenlerde kızlarla kahve içerken konu ilişkilerdeki o klasik, "ne seninle oluyor ne sensiz" kıvamındaki adamlara geldi. Bir sosyolog olarak olayın toplumsal cinsiyet kodlarına girmeye hazırlanıyordum ki zihnimde birden o sürmeli gözleri, sallana sallana yürüyüşü ve cebindeki bozuk pusulasıyla Kaptan Jack belirdi. Evet, tam olarak o!
Neden mi? Kabul edelim; her kadının ilişki özgeçmişinde (tecrübe edilmiş ve hasarı atlatılmış) en az bir "Jack Sparrow" vardır.
Nedir Bu "Jack Sparrow Sendromu"?
Bir kere bu adamlar büyüleyicidir. Ortama girdiklerinde havayı değiştirirler. Mizah duyguları yüksek, özgüvenleri tavan, hikâyeleri ise her zaman gerçek olamayacak kadar aksiyon doludur. Yanındayken kendinizi bir lunapark treninde gibi hissedersiniz; adrenaline doyarsınız, başınız döner, hayat asla sıkıcı değildir.
Ama bir psikolog veya sosyolog gözlüğüyle baktığınızda, o karizmatik korsan şapkanın altında nur topu gibi bir "Peter Pan" yatar.
Bu adam sahiplenici midir? Hayır. Sizi kısıtlamaz, kıskançlık krizleriyle (isteği dışında kaybetme korkusu yoksa) darlamaz. Çünkü bir kadını sahiplenmek, onun sorumluluğunu almak demektir; ki bizim Kaptan'ın en büyük alerjisi tam olarak bu sözcüktür: Sorumluluk.
O bir kaçınan bağlanma ustasıdır. İlişki ne zaman ciddi bir yola girse, ne zaman geleceğe dair bir cümle kurulsa, Jack hemen o meşhur sallantılı yürüyüşüyle şakalar yapmaya başlar ve ilk fırsatta kendi "Siyah İnci"sine atlayıp ufukta kaybolur.
Bencil mi? Sadece "Hayatta Kalma" Uzmanı mı?
Biz kadınlar genelde bu tarz adamları "narsist" diye etiketlemeye bayılırız. Evet, Jack'te de yüksek işlevli bir narsisizm var; dünyayı kendi etrafında dönen bir macera sahnesi olarak görür. Ancak o kötücül, sizi manipüle edip yok etmek isteyen narsistlerden değildir. Onun bencilliği daha ziyade pragmatik bir hayatta kalma güdüsüdür.
Pusulası kuzeyi değil, sadece kendi arzularını gösterir. Sizi sever, değer verir, hatta sıkıştığınızda mucizevi bir hamleyle gelip sizi kurtarabilir de... Ama günün sonunda kendi canı ve özgürlüğü söz konusuysa, arkasına bakmadan limandan demir alır.
Peki Biz Neden Bu Korsana Aşık Oluruz?
Meselenin sosyolojik ve psikolojik püf noktası burada.
Toplum kadınlara "düzen kurmayı", "iyileştirmeyi" ve "yuvayı yapmayı" öğretir. Biz de o kural tanımaz, ıslah olmaz korsanı görünce içimizdeki "kurtarıcı"yı uyandırırız. "Ben onun limanı olurum, onu bağlarım, o kaçınan ruhunu evcilleştiririm" illüzyonuna kapılırız.
Oysa unuttuğumuz bir şey var: Bir korsana liman olamazsınız. Korsanlar limanları sever, orada dinlenir, romunu içer, yaralarını sarar... ve sonra yine denize döner.
Kıssadan hisse diyelim mi...?
40'lı yaşların getirdiği o tatlı berraklıkla geriye dönüp baktığımızda şunu çok net görüyoruz: Hayatınıza bir Jack Sparrow'un girmesi bir felaket değil, harika bir tecrübedir. Size eğlenmeyi, anı yaşamayı ve en önemlisi sınır çizmeyi öğretir.
Ama hayatınızı bir Jack Sparrow ile geçirmeye çalışmak? İşte o, akıl kârı değildir.
Eğer şu an hayatınızda sallana sallana gezen, tutamayacağı sözler veren, ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir "Kaptan" varsa; maceranın tadını çıkarın, kahkahanızı atın... Ama sakın o pusulanın sizi göstereceğini sanmayın.
Çünkü gerçek şu ki, canım kadınlar: Bazı adamlar evlenmek için değil, sadece iyi bir "hikâye" olmak için hayatımıza girerler!
Yorumlar
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
