
Ne kadar kırılabiliriz? Limitimiz nerede başlar, nerede biter?
Yaralarımızı korkusuzca kime gösterebiliriz? Günün sonunda kim gerçek, kim sahte? En olmadık anlarda kimin aklının bir köşesinden geçip “Acaba iyi mi?” sorusuna dönüşüyoruz?
İtiraf edelim: Sorular çok, cevaplar ise hem çok basit hem de zihnimizin sınırlarını zorlayacak kadar karmaşık.
Bugün modern toplumun bize öğrettiği en büyük ezber, “kendi kendine yeten, kimseye eyvallahı olmayan güçlü insan” portresi oldu. Peki, bu "güçlü" olma sevdası uğruna ne kadar yalnızlaştığımızın farkında mıyız? Kimin hayatında ne kadar varız derken, kendi hayatımızda kimlerin kaldığını unuttuk. Kadın-erkek fark etmeksizin, sırf kimseye borçlu veya minnettar kalmayalım diye hepimiz birer "Seyit Onbaşı" gibi koca mermileri tek başımıza sırtlamaya kalktık.
Sonuç mu? Tahammülsüz, yorgun, şüpheci ve derin bir mutsuzluğa gömülmüş bir toplum... Artık ne bir çocuk kahkahasına ne bir köpeğin havlamasına ne de bir kedinin miyavlamasına tahammülümüz var. Oysa hayat tam da bu seslerle var olduğunu hissettirir; insanı gülümsetir, nefes aldırır, unuttuğu duyguları uyandırır.
Eskilerin o sıkça duyduğumuz ve zaman zaman bize iğreti gelen “Bizim zamanımızda...” diye başlayan cümlelerini ancak 40’lı yaşların eşiğine gelince anlamaya başlıyoruz. Meğer o cümle bir üstünlük övgüsü değilmiş; bir tutunma çabasıymış. İnsanın insanla iyileştiği, yükün paylaşıldıkça hafiflediği o çağlara duyulan kolektif bir özlemmiş.
Bugün adına “Aşırı Bireyselleşme” dediğimiz modern anlatı, bize kendi kendine yetebilmeyi en büyük özgürlük gibi sundu. Oysa ne sosyoloji ne de psikoloji bu yalanı onaylıyor.
Harvard Üniversitesi’nin 80 yılı aşkın süredir yürüttüğü o meşhur Yetişkin Gelişimi Araştırması, sağlıklı ve mutlu bir ömrün tek bir temel kaynağı olduğunu net bir şekilde gösteriyor: Derin, samimi ve güvenli insan ilişkileri. Araştırmayı yürüten Psikiyatrist Robert Waldinger’ın da belirttiği gibi; bizi koruyan şey ne başardığımız kariyer ne de sarsılmaz bağımsızlığımızdır. Bizi ayakta tutan şey, sığınabildiğimiz "öteki" insandır. Hatta yalnızlığın, vücudumuza günde 15 sigara içmek kadar ağır bir biyolojik yük bindirdiği kanıtlanmış durumda.
Sosyolog Zygmunt Bauman’ın “Akışkan Modernite” kavramında tarif ettiği gibi; çağımızın ilişkileri pamuk ipliğine bağlı, son derece kırılgan ve yüzeysel. Yeniden yaralanmaktan ya da bir başkasına yük olmaktan korktuğumuz için "hiç bağlanmamayı" bir zırh gibi kuşanıyoruz. Ancak tek başımıza sırtlandığımız o ağır zırh, bizi dışarıdan gelecek darbelerden korurken; hayattan, sıcak bir temastan ve şifadan da tamamen izole ediyor.
Peki, limitimiz gerçekten nerede bitiyor?
Limitimiz; hiç incinmemek adına kimseye dokunmadığımız, o soğuk ve steril alanda bitiyor. Kırılmaktan korktukça sertleşiyor; sertleştikçe de ilk küçük darbede cam gibi dağılıyoruz. Kendi yaralarımızı sakladığımız bir dünyada, kimsenin yarasına da derman olamıyoruz.
Çözüm; her şeye tek başına yetebilmekte değil, bazen bir başkasına muhtaç olabilme cesaretinde saklı. Birinin gözlerimizin içine bakarak sorduğu "İyi misin?" sorusundaki samimiyete teslim olabilmekte... Sokaktan gelen bir canlı sesini gürültü değil, hayata tutunma halkası olarak görebilmekte...
Çünkü insan, ancak bir başkasının gözünde "var" olduğunu hissettiğinde tamamlanır. Yorgunluğumuz, taşıdığımız yüklerin ağırlığından değil; o yükü tek başımıza taşımamız gerektiğine inandırılmış olmamızdan kaynaklanıyor.
Artık o ağır zırhları biraz gevşetme, "bizim zamanımızda" özlemini bugüne taşıma zamanı. Unutmayalım; incinmeyi göze alamayan, iyileşmenin ve insan kalabilmenin tadına da varamaz.
Çıkarımlar başarılı
Sevgili öğretmenim; İnsan gerçekten de her yükü tek başına taşımak zorunda değil. Bazen bir “İyi misin?” sorusunun samimiyeti, - samimiyetsiz bir şekilde anlamsızca iyiyim" demenin ötesinde bazen de hiç tanımadığımız bir canlının sesi insana yeniden güç verebiliyor. Yaşamın en büyük yanılgılarından biri, güçlü olmayı hiçbir şeye ve hiç kimseye gereksinim duymamak sanmak. Oysa gerçek güç; Gerektiğinde bir elin uzanmasına izin verebilmek, dayanışmayı kabul edebilmek ve insanın insana iyi gelebileceğine inanabilmektir. Emeğinize yüreğinize bilincinize saygılar sunuyorum.
Enfes bir çıkarım. Kalemine sağlık🙏
Belki de Jung’un Kırmızı Kitap boyunca aradığı şey tam olarak buydu: İnsanın güçlü görünmek uğruna kendi kırılganlığından kaçmaması… Çünkü insan, yalnızca ışığını kabul ederek bütünleşemez; korkusuyla, yarasıyla, yalnızlığıyla ve gölgesiyle de yüzleşmek zorundadır. Sürekli güçlü olmaya çalışmak bazen bir erdem değil, ruhun kendini korumak için ördüğü kalın bir duvar olabilir. Jung’un dünyasında iyileşmek, hiç kırılmamak değildir. Kırıldığını görebilmek, içindeki karanlıktan korkmadan ona bakabilmek ve kendine rağmen değil, kendini anlayarak yaşayabilmektir. Belki de gerçek cesaret, “Ben iyiyim” maskesini her gün taşımak değil; gerektiğinde bir başkasının yanında maskeyi çıkarabilmektir. Çünkü insanın ruhu, sadece kendi içine kapanarak değil; kendini tanıdığı ve sahici bağlara cesaret ettiği yerde iyileşir.
Sürekli geçmişte yaşayıp kızgın olmak ve geleceği düşünüp tedirgin olmaktansa, "hayat an' dan ibarettir" deyip, her anı yüksek farkındalıkla, dolu dolu ve hissederek yaşamak gerekir. O zaman ki, sevmek, sevilmek, paylaşmak, hissetmek gerçek anlamda hayatın tadı olur.. O zaman her nefes alış bir şifa olur...