
Kocaeli, İstanbul ve çevre şehirlerde yaşanan selin ardından yine benzer görüntülerle karşılaştık. Suyla dolan sokaklar, sürüklenen araçlar, evlerinden kovalarla su boşaltan insanlar, işyerinin kapısında çaresizce bekleyen esnaf…
Haberlerde gördüğümüz bu görüntülerin her birinin arkasında ayrı bir hayat var. O evde yıllardır alın teriyle alınmış eşyalar, o işyerinde belki hâlâ kredisi ödenen makineler bulunuyor. Kullanılamaz hale gelen aracın taksitleri ise ödenmeye devam edecek.
Sular çekiliyor, temizlik başlıyor. Ama zarar görenlerin aklındaki soru olduğu yerde duruyor: Benim zararımı kim karşılayacak?
Bu soruya peşinen “Belediye ödeyecek” diye cevap veremeyiz. Her sel olayında bir kamu kurumu kendiliğinden sorumlu olmaz. Ancak “Çok yağmur yağdı, doğal afet oldu” denilerek sorumluluk meselesi de kapatılamaz. Bir olayın doğal afet olması, zararın oluşmasında hiçbir ihmalin bulunmadığı anlamına gelmez.
Asıl bakılması gereken, yağışın yanında o zarara yol açan başka nedenlerin bulunup bulunmadığıdır.
Yağmur suyu kanalları yeterli miydi? Rögarların bakımı yapılmış mıydı? Dere yatağı suyu taşıyabilecek durumda mıydı? Taşkın riski bilinen bir yerde gerekli önlemler alınmış mıydı?
Daha da önemlisi, ilgili kurumlar görevlerini zamanında yerine getirseydi aynı zarar yine bu büyüklükte yaşanacak mıydı?
Elbette her taşkını bütünüyle önlemek mümkün olmayabilir fakat bu soruların cevabı araştırılmadan bütün zararı yağışa bağlamak da mümkün değildir. Yargı kararlarının üzerinde durduğu nokta tam olarak budur.
Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 2025/2025 Esas, 2025/3082 Karar sayılı kararı, bunun dikkat çekici örneklerinden biri. Edirne’de aşırı yağışın ardından taşkın suları tahliye edilemiyor, bir işyerinin duvarları patlıyor ve işyerini su basıyor. Meteorolojik değerlendirmede, yağışın tekerrür aralığının 160 yıl olduğu belirtiliyor.
İlk anda insanın aklına şu gelebilir: 160 yılda bir görülen yağışta idare ne yapabilirdi?
Danıştay ise yalnızca bu bilgiyle yetinmiyor. İdarelerin yürüttüğü hizmetlerin, kanalların durumunun, alınması gereken önlemlerin ve zarar görenin olası kusurunun araştırılmasını istiyor. Eksik incelemeyle verilen ret kararını kaldırıyor.
Buradan "Sel olduysa tazminat ödenir" sonucu çıkmıyor. Kararın söylediği, olağanüstü bir yağışın altyapıdaki eksiklikleri araştırmaya engel olmadığı. Önce olayın nasıl meydana geldiği ortaya konulacak, ardından sorumluluk belirlenecek.
Benzer bir değerlendirmeyi Danıştay 8. Dairesinin 2021/7240 Esas, 2025/3899 Karar sayılı kararında da görüyoruz. Bu kez olay Ordu’da yaşanıyor ve bir insan hayatını kaybediyor. Eşi ve çocukları tazminat talep ediyor. Yağışın 500 yıllık tekerrür aralığına denk geldiği ileri sürülüyor.
Ancak dosyada yalnızca yağışın şiddeti yok. Su tahliye kanalları ve hendeklerin yetersizliği, yapının ruhsatlandırılması ve heyelana karşı alınan önlemler de tartışılıyor. Danıştay, zararın yalnızca doğal afetten kaynaklandığı kabulüyle verilen ret kararını kaldırıyor, idarelerin ve hayatını kaybeden kişinin kusur durumlarıyla gerçek zararın araştırılmasını istiyor.
Çünkü mesele, gökten ne kadar su düştüğü kadar, o suyun şehirde nasıl karşılandığıyla da ilgili.
Araç sahipleri açısından da benzer bir durum var. Selde aracı zarar gören birçok kişi, kaskosu yoksa zararına katlanmak zorunda olduğunu düşünüyor. Oysa kaskonun bulunmaması, zarara neden olan kişi veya kurumlara karşı talep hakkını ortadan kaldırmaz.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 25. Hukuk Dairesinin 2025/599 Esas, 2026/1228 Karar sayılı kararında, yağmur sularının tahliye edilememesi nedeniyle zarar gören bir araç ele alınıyor. İlgili idare doğal afet savunması yapıyor. Buna karşılık, idarenin sorumluluğundaki rögarların yetersizliği ile araçtaki zarar arasında bağlantı kuruluyor. Meteorolojik veriler de yağışın sorumluluğu kaldıracak ağırlıkta olmadığını gösteriyor. Sonuçta idarenin sorumlu tutulması yerinde bulunuyor.
Dosyada aracın kaskosunun olmadığı da belirtiliyor. Dolayısıyla "Kaskom yok, yapacak bir şey yok" diyerek vazgeçmeden önce zararda altyapı eksikliğinin veya ihmalin payı olup olmadığına bakmak gerekiyor.
Tabii burada doğru kurumu belirlemek de önemli. Sel denildiğinde akla ilk belediye geliyor. Oysa yağmur suyu hattının yetersizliği, dere ıslahındaki eksiklik ve yol çalışması sırasında suyun akışının engellenmesi aynı meseleler değil. Her birinde görevli ve sorumlu olanlar değişebilir.
Samsun Bölge İdare Mahkemesi 3. İdari Dava Dairesinin 2019/1323 Esas, 2022/1419 Karar sayılı kararı bu ayrımı gösteriyor. Hopa’daki selde bir şirketin işyerleri zarar görüyor. Yapılan teknik inceleme sonucunda belediye yönünden sorumluluk kabul edilmezken DSİ’nin dere ıslahındaki yetersizliği hizmet kusuru sayılıyor. Daha önce karşılanan tutar düşüldükten sonra kalan 458.988,80 TL zararın DSİ tarafından ödenmesine karar veriliyor.
Aynı sel olayında bir kurum sorumlu bulunurken diğeri bulunmayabiliyor. Bu yüzden davanın başında "Kime dava açalım?" sorusunu cevaplamak için önce suyun neden taştığını, hangi önlemin eksik kaldığını ve o önlemi kimin alması gerektiğini belirlemek gerekiyor.
Bazen de zarar gören vatandaşın karşısına "Bu altyapıyı biz yapmadık, yeni devraldık" açıklaması çıkıyor. Bu savunmanın da her olayda sorumluluğu kaldırmadığını görüyoruz.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 2021/20431 Esas, 2023/7687 Karar sayılı kararında, bir otelde meydana gelen su baskını değerlendiriliyor. İZSU’nun altyapıyı kısa süre önce devralmış olması yeterli bir gerekçe olarak kabul edilmiyor. Yargıtay, zarar tarihinde ilgili yapıların malikinin İZSU olduğunu belirterek yapı malikinin sorumluluğuna ilişkin kuralların uygulanması gerektiğini ifade ediyor. Tesisleri daha önce kimin yaptığı ve yenilemenin ne kadar süre gerektirdiği gibi hususların ise somut olayda kurumlar arasındaki iç ilişkide değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.
Başka bir ifadeyle vatandaşın uğradığı zarar, kurumlar arasındaki devir meselesi gerekçe gösterilerek her durumda karşılıksız bırakılamıyor.
Devam eden çalışmalar da ayrıca incelenmeli. Dere ıslahı, yol yapımı veya bir inşaat sırasında suyun akışı değişmiş olabilir. Böyle bir durumda kamu kurumlarıyla birlikte işi yapan şirketlerin sorumluluğu da gündeme gelebilir.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 45. Hukuk Dairesinin 2021/980 Esas, 2024/1284 Karar sayılı kararında, Kurbağalıdere’deki ıslah çalışmaları sırasında su altında kalan bir restoranın zararı ele alınıyor. Sigortalısına ödeme yapan sigorta şirketinin açtığı davada, iki kamu idaresi ile iki yüklenici şirketin sorumluluğu kabul ediliyor. Aşırı yağışın zararın artmasındaki etkisi nedeniyle %25 indirim uygulanarak 15.219,60 TL’nin davalılardan birlikte tahsiline karar veriliyor.
Bu örnek, işi yükleniciye vermenin kamu kurumunu her durumda sorumluluktan kurtarmadığını gösteriyor. Aynı şekilde yüklenici şirket de kamu kurumu adına çalıştığını söyleyerek kendi ihmalinin sonuçlarından sıyrılamıyor.
Peki sorumluluk tespit edildiğinde zararın tamamı alınabilir mi?
Bunun da her dosya için geçerli tek bir cevabı yok. Öncelikle zararın miktarının ispatlanması gerekiyor. Zarar görenin olayın meydana gelmesine veya büyümesine etkisi varsa bu da değerlendiriliyor. Bazı olaylarda olağanüstü yağışın zarara katkısı nedeniyle indirim yapılabiliyor.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 2024/146 Esas, 2025/581 Karar sayılı kararında, Bodrum’da sel sularıyla dere yatağına sürüklenen bir araç bakımından bu konu tartışılıyor. Kurul, aşırı yağışın zararın meydana gelmesindeki etkisi dikkate alınarak uygun bir hakkaniyet indirimi yapılması gerektiğine karar veriyor.
Bu, her sel dosyasında aynı indirimin uygulanacağı anlamına gelmiyor. Ancak zarar görenlere daha baştan “Hepsini kesin alırsınız” demenin de doğru olmadığını gösteriyor. Nasıl ki “Hiçbir şey alamazsınız” sözü araştırılmadan söylenemezse, tam tazminat sözü de dosya incelenmeden verilemez.
Bütün bunların vatandaş açısından en somut karşılığı ise delilleri zamanında toplamak.
Can güvenliği sağlandıktan sonra, mümkün olduğu ölçüde hasarın fotoğraf ve videoları çekilmeli. Yalnızca zarar gören eşya veya makine değil, suyun nereden geldiği, nerede biriktiği, çevredeki kanal ve rögarların durumu da kaydedilmeli. Müdahale ekiplerinin tutanakları, faturalar, servis kayıtları ve onarım belgeleri saklanmalı. Gerekiyorsa mahkeme aracılığıyla delil tespiti yaptırılmalı.
Çünkü temizlik sırasında hasarın izleriyle birlikte, o hasarın nedenini gösteren izler de ortadan kalkabiliyor. İşyerini yeniden açmaya çalışan esnafın ya da evini yaşanabilir hâle getirmeye uğraşan bir ailenin ilk düşüncesinin dava olması elbette beklenemez. Yine de delillerin korunması ve hukuki başvuruların zamanında yapılması sonradan büyük önem taşıyor.
Davanın kime karşı, hangi yargı kolunda açılacağı ve hangi sürelere tabi olduğu olayın niteliğine göre değişiyor. Bu nedenle hukuki kısmı belirsiz bir zamana ertelememek gerekiyor.
Afetin ardından vatandaşın yanında olmak, barınma ve geçim ihtiyacına destek vermek elbette önemli. Ancak sosyal yardım ile hukuken karşılanması gereken zarar birbirinden farklı. Bir kurumun sorumluluğu varsa tazminat ödemesi bir yardım veya iyi niyet meselesi değil, hukuki yükümlülük.
Bu yüzden selin ardından yapılacak iş, suyu tahliye edip yolları açmakla bitmemeli. Aynı sokakta neden tekrar su biriktiği, aynı işyerlerinin neden yeniden zarar gördüğü ve hangi önlemlerin eksik kaldığı da araştırılmalı.
İnceleme yapılmadan bir kurumu suçlayamayız. Fakat aynı inceleme yapılmadan vatandaşa “Doğal afet oldu, zararına katlanacaksın” da diyemeyiz.
Sular çekildiğinde geride kalan yalnızca çamur değil. Ödenecek borçlar, onarılacak evler, yeniden kurulacak işler var. O insanların hayatına devam edebilmesi için zararın görülmesi, nedenlerinin araştırılması ve sorumluluk varsa gereğinin yerine getirilmesi gerekiyor.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.