Tokadı Kim Atacak?

İnsan, dikkatini toplamak için pek çok yöntem geliştirdi. İnzivaya çekildi, meditasyon yaptı, çalışma odalarının kapısına “rahatsız etmeyin” levhaları astı.
Maneesh Sethi ise daha doğrudan bir yol buldu:
Kendisini tokatlattı!
Sethi, 2012 yılında bilgisayar başındaki zamanının önemli bir bölümünü Facebook ve Reddit gibi mecralarda geçirdiğini fark etti. Bunun üzerine Craigslist’e bir ilan verdi. Aradığı kişinin görevi açıktı: Yanında oturacak ve çalışmak yerine internette oyalanmaya başladığında ona tokat atacaktı.
İlana Kara isimli bir kadın cevap verdi. Saatte sekiz dolar karşılığında Sethi’nin yanında oturdu ve görevini herhangi bir mesleki tereddüt göstermeden yerine getirdi.
Sethi’nin kendi ölçümlerine göre verimliliği yüzde 35–40 seviyesinden yüzde 98’e çıktı.
İrade zayıflayınca insan kaynakları devreye girmişti.
Hikayeyi ilk duyduğumuzda gülüyoruz. Fakat Sethi’nin yöntemi tuhaf olsa da sorunu hiçbirimize yabancı değil. Çalışmaya başlamadan önce telefonumuza “birkaç dakika” bakıyor; bir süre sonra kendimizi hiç tanımadığımız bir insanın hiç merak etmediğimiz hayatını izlerken buluyoruz.
Sethi, ekrandan uzaklaşmak için para ödüyordu.
Biz ise ona geri dönmek için gönüllüyüz.
Üstelik mesele yalnızca zamanımızı kaybetmemiz değil. Sosyal medya neye bakacağımızı belirlerken neyi güzel bulacağımızı, neyi arzulayacağımızı, neye öfkeleneceğimizi ve hangi düşünceye yakınlık duyacağımızı da biçimlendiriyor.
Aynı yüzler, aynı bedenler, aynı mekanlar, aynı tatiller…
Kendimizi ifade etmek için kullandığımız mecralarda birbirimize giderek daha fazla benziyoruz. Kendine özgü olmak bile önceden hazırlanmış seçeneklerden seçilen bir filtreye dönüşüyor.
Hayatın güzel olması da artık tek başına yetmiyor.
Dikey formata uygun olması gerekiyor.
Tektipleşme yalnızca görünüşümüzle sınırlı kalmıyor. Politik düşüncelerimiz de önümüze düşen kısa görüntüler, öfke nöbetleri ve birkaç kelimelik hükümler arasında biçimleniyor içine düştüğünüz havuzun fanatizmi her yanınızı sarıyor. Çünkü karşımıza ülkenin-dünyanın kendisi -realitesi- değil , ekranda biraz daha kalmamızı sağlayacak -reelitesi- çıkıyor. Düşünmek yerini tepki vermeye, tartışmak ise tarafını belli etmeye bırakıyor. Özetle yeni bir yol açmak değil atılan her adımı alkışlamak politik duruş sayılıyor.
Aynı düzen bize yalnızca ne düşüneceğimizi değil, neye ihtiyaç duyacağımızı da fısıldıyor. Her eksikliğimizin karşısına satın alınabilecek yeni bir şey çıkarıyor. Satın alıyor, kısa süreli bir haz duyuyor ve ardından yeni bir eksiklikle baş başa kalıyoruz.
Böylece yalnızca paramızı değil; zamanımızı, dikkatimizi, doğanın kaynaklarını ve birbirimizle kurduğumuz bağları da tüketiyoruz. Her şeyi deneyimlemek isterken hiçbir şeyin içinde yeterince kalamıyoruz.
Tam burada, yüzyıllardır limanda bekleyen eski bir gemi beliriyor. “Theseus’un gemisi”
Atinalılar, Theseus’un çıktığı yolculuktan dönen gemiyi uzun yıllar boyunca korudular. Çürüyen tahtaları söküp yerlerine yenilerini koydular. Zamanla geminin bütün parçaları değişti ve ilk yolculuktan geriye tek bir tahta bile kalmadı.
Fakat ona hala Theseus’un Gemisi deniliyordu.
Filozofların sorusu şuydu: Bütün parçaları değişmişse bu hala aynı gemi miydi?
Bugün aynı soruyu kendimize yöneltebiliriz. Anlattığım gibi görünüşümüz, zevklerimiz, düşüncelerimiz, eşyalarımız durmadan değişiyor. Her değişiklik belki de tek başına küçük ve masum görünüyor. Fakat bütün tahtalar yenilendiğinde, limanda duran kişinin hala biz olduğundan nasıl emin olacağız?
Sorun değişmek değil. İnsan değişmeden yaşayamaz. Bir kitap – bir film – bir söz – bir insan da değiştirir.
Asıl mesele, hangi parçamızın değişeceğine kimin karar verdiğidir.
Edip Cansever, “İnsan yaşadığı yere benzer” der.
Peki biz artık nerede yaşıyoruz?
Evlerimizde, sokaklarımızda ve dostlarımızın yanında mı; yoksa günün saatlerini geçirdiğimiz ekranlarda mı?
İnsan yaşadığı yere benziyorsa biz de ekranın hızlı ışıklarına benziyoruz. Uzun bir cümlenin sonuna varamıyor, sessizlikle karşılaştığımızda hemen cebimize uzanıyoruz.
Oysa insanı kendine döndüren şeylerin çoğu ışıltılı değildir: Acele edilmeden dinlenen bir arkadaş, fotoğrafı çekilmeden yenilen bir yemek, kimseye anlatılmayan bir iyilik, belki de alkışı geciken bir emek…
Belki bu yüzden biraz durmaya ihtiyacımız var.
Özü korumak, hiç değişmemek değildir. Hangi parçalarımızın değişeceğine kendimiz karar verebilmektir.
Mesele geminin değişmesi değil; gemiyi kimin onardığı ve dümenin kimin elinde olduğudur. Ne kadar değişse de gemi Theseus’un adıyla kalabilmişse insan da kendine özgü sanıyla kalabilir.
Bugün dikkati dağılmış, arzuları yönetilen ve kendisine ait parçaları birer birer kaybeden insanlığın da bir tokada ihtiyacı var.
Maneesh Sethi’nin Kara’sı vardı.
Peki bize tokadı kim atacak?
Yorumlar(4)
yücel bu zehirli konfor alnından çıkmanın tek yolu irademiz. artık ülkeler için milli güvenlik sorunu olan sosyal medya ancak kişinin iradesi ile sönmeye uğrayabilir. Bir "kara" aramak yerine bir karar vermeliyiz?
Semra Celikkaya Yapay.zeka ile de daha fazla.teslim olacagiz. Basit bir kod yazan dünyanin parasini isterken yapay zeka programlarinin açık kaynak olmasi da bu yüzden..hem.denekleriz onlar için programlarini gelistirmeleri icin hem.de tam kölelige alistiriliyoruz
Yalçın Güzel alıntılar yerinde tespitler
Yaz kızım Çok güzel bir yazı olmuş, kalemine sağlık🙏🏻👍🏻
