Yalnızlığın Omzundaki Yük: Güçlü Olmak Mı, Güçsüz Olma Lüksünü Yitirmek Mi?

Toplumun en cömert olduğu konulardan biri, sırtına taşıyabileceğinden fazla yük bindirdiği insanlara yaldızlı unvanlar bahşetmektir. Özellikle de kadınlara… Bir mücadelenin, bir direnişin ortasında tek başına duran birini gördüğümüzde hemen o tanıdık ezberi fısıldarız: “Sen çok güçlüsün!”, “Harikasın!”, “Sana hayranım!”
Peki, Gerçekten Güçlü Mü? Yoksa Güçsüz Olma Lüksü Mü Elinden Alındı?
Boşanma kararı almış, eşini kaybetmiş ya da aynı çatının altında çatısız kalmış—yani eşinin evle, aileyle ilişiği kesildiği halde o düzeni ayakta tutmaya çalışan—bir kadını düşünün. Dışarıdan bakıldığında dimdik duran, yaralarını göstermeyen, kimseden medet ummayan o kadın, doğuştan gelen süper güçlere sahip olduğu için öyle değildir. O kadın; zamanında çok anlatmış, çok göstermiş, sesini duyurmak için çırpınmış ve defalarca destek istemiştir. Fakat her defasında sesinin duyulmadığını, ötelendiğini, dertlerinin geçiştirildiğini tecrübe etmiştir.
Anlaşılmıştır ki, düşerse onu kaldıracak bir el yoktur. O yüzden gözyaşını içine akıtmış, yarasını kendi sarmış ve hayatta kalabilmek için o “güçlü kadın” zırhını kuşanmak zorunda bırakılmıştır. Hayatın ve evlatlarının yükünü tek başına sırtlayan bu insanlara “güçlü” deyip geçmek, aslında onların yalnız bırakılmışlığını gururlu bir kılıfla örtme kolaycılığıdır.
Derdin Yokken Herkes Var, Derdin Varken Kimse Yok
Bu durum sadece kadınlara özgü de değildir; cinsiyetten bağımsız olarak toplum tarafından yalnızlaştırılmış, hayatın fırtınasında tek başına bırakılmış her bireyin ortak kaderidir.
Hayatınız yolundayken, sofranız kurulu, neşeniz yerindeyken etrafınız kalabalıktır. Tebrikler, alkışlar, “yanındayım” temennileri havalarda uçuşur. Çünkü dertsiz bir insanın yanında bulunmak zahmetsizdir; sorumluluk gerektirmez, enerji tüketmez.
Fakat ne zaman ki hayatın gerçek bir imtihanı kapınızı çalar, ne zaman ki yükünüz ağırlaşır, işte o zaman o kalabalıklar yavaş yavaş seyrelir. İnsanlar görünmez bir anlaşma yapmışçasına geri çekilir. Çünkü başkasının derdi, dinlemeyi ve taşın altına elini koymayı gerektirir. Sesi duyulmayan, her seferinde geçiştirilen birey de en sonunda susmayı ve kendi başının çaresine bakmayı öğrenir.
İşte o an, toplumun en büyük iki yüzlülüğü devreye girer: Yalnız bıraktığı bireyi, hayatta kalmayı başardığı için "güçlü" ilan edip alkışlamak.
Aslında ortada alkışlanacak bir kahramanlık destanı yoktur; yalnızca ağır bir yalnızlaştırılmışlık vardır. Kimse durup dururken "güçlü" olmak istemez. İnsan bazen sadece yorulmak, durmak, ağlamak ve birinin ona “Tamam, ben hallederim, sen biraz dinlen” demesini ister.
Eğer bir gün etrafınızda yaralarını saklayan, kimseden bir şey istemeyen ve her şeye yetmeye çalışan birini görürseniz, ona ne kadar "mükemmel ve güçlü" olduğunu söylemeyin. Çünkü o süslü iltifatlar, yalnızlığın soğukluğunu ısıtmaya yetmiyor. Onlara “güçlüsün” demek yerine, güçsüz olma hakkını ellerinden almadığımız, seslerini duyduğumuz ve yüklerini gerçekten paylaştığımız bir insanlık borçluyuz.
Yorumlar(4)
Sesimi duyan var mı?… Kalabalık içinde yalnızlık yaşamak…..
hep canım kalemine yüğreyine sağlık çok güzel yazmışın teprikler ablacım başarılar inin devamını dilerim her zaman doğruları kalemine yazarsın canım öpüyorum
Nurhan "Mezarımda durup ağlama, Ben orada değilim; uyumuyorum. Ben bin rüzgarım, esen, Ben kar üzerindeki elmas parıltılarıyım, Ben olgunlaşmış tahıldaki güneş ışığıyım, Ben nazik sonbahar yağmuruyum. Sabahın sessizliğinde uyandığında Ben hızlı yükselen aceleyim Daire çizerek uçan sessiz kuşların. Ben geceleri parlayan yumuşak yıldızlarım. Mezarımda durup ağlama, Ben burada değilim; ölmedim."
AcınasıHayat Bir uyandım ki.! Dışarıdayım.. Altım çamur, üstüm yağmur.! Ben insanmıydım.. Onlar neydi.?
