
Şimdiye kadar sizlerle, hep gezdiğim kentleri konuştuk ama bu kez gezdiğim değil gezmek istediğim bir kenti paylaşmak istiyorum. Bursa’da büyümüş bir Balıkesirli olarak, Kocaeli’ne geldiğim ilk zamanlarda gözüm hep tarihi yapıları aramış ama bir türlü bulamamıştım. Ne kadar bilirsiniz bilmem ama Bursa, Osmanlı döneminde başkent olmuş bir kent olduğu için hemen hemen her ilçesinde tarihi dokuyu tam olarak yansıtan ve buna önem verilen kentlerimizdendir. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibaren kente atılan imzaları görürsünüz. Bir tek Osmanlı da değildir hem, birçok dönem yapısına veya eserine denk gelebilirsiniz, antik çağlardan beri yerleşim yeri olan “Prusa”da yani Bursa’da. Yine Balıkesir her ilçesinde tarihiyle var olur; antik çağdaki “Mysia”nın, Burhaniye’den Bandırma’ya, Erdek'ten Edremit'e kadar antik kentleri vardır. Ayrıca Osmanlı döneminin Karesi Beyliği’dir malumunuz, o dönem yapıları da bolca bulunur haliyle. Bir de herkesin bildiği Ayvalık var; kentsel sit alanı olan nadir koruma bölgelerinden. Böyle şehirlerle yoğurulunca insanın hamuru, haliyle “eksik” gelmişti bana Kocaeli. Hayretle bakardım bu kente; nasıl olur da İstanbul gibi tarih kokan bir kentin bu kadar yakınında olup da hiç bir eser olmazdı. Sonradan öğrendim ki bu kentin de Antik Roma döneminden kalan bir tarihi varmış. Her ne kadar emarelerini pek göremesek de bu kent aslında Konstantinopolis’den yani İstanbul'dan bile eski bir kentmiş, Roma’ya rakip Roma’dan daha güzel bir kent olarak yapılmış, adı: Nikomedya.
Bu kentte bu adı muhtelif yerlerde (şirket isimlerinde bile) duyarsınız da bir tek emarelerini pek göremezsiniz. MS 358 yılında olan bir deprem ve ardından yaşanan tsunami toprağın altına gömmüş bu kenti. Bir kez daha (ilk kez midir bilinmez ama) deprem, bu kentin kaderini değiştirir burda. Yazılı kayıtlarda denizler tanrısı Poseidona isyan eder Nikomedya’da hayatta kalanlar, bizi bu kadar mı sevmedin diye. İzmit'teki felsefe okulunun hocası Antakyalı Libanios (M. S. 314-392) Nikomedia’ya ağıt yakar hatta:
Devlet otağı kenttin dün kadar yakın,
Şimdi yarılan toprağın altındasın
Deli misin nesin, böyle suskun, böyle emin;
Dev yapıların vardı dün kadar yakın…
Ah Nikkomedia, Nikomedia!
Senden yücesi var mıdır ya?
Her kuşaktan her ulustan insanlar vardı,
Tersanen, denizin neşe dolar taşardı,
Ünlü mahkemen kılı kırk yarar hakkı arardı,
İnsanların yarınından emin, mutluluk taşardı,
Ah Nikomedia, Nikomedia!
Senden mutlusu var mıydı ya?
Sarayların bunlar mı, bu döküntüler.
Tiyatroların hani, nerde ünlü heykeller?
Tanrılar mı şaşırdı ne, sirkin kapıları açık,
Başıboş hayvanlar yıkık kente hükmeder.
Ah Nikomedia, Nikomedia!
Senden ünlüsü var mıydı ya?
Gün doğandan kent kaptansız gemi gibi batıyordu.
Duvar duvar üstüne, dam dam üstüne yatıyordu.
Hiç ötesi yok, bekçi tanrılar kenti terk etti,
Derken bir yangın yalazı yıkık kenti sarıyordu.
Ah Nikomedia, Nikomedia!
Senden güzeli var mıydı ya?
Ah etti komşu tanrılar,
Babil surlarından metin Hipodromu taşladılar.
Kemerler, müzeler, İmparator hamamı bir yıkıntı,
Sunaklar, tapınaklar hayaletlerin oldular.
Ah Nikomedia, Nikomedia!
Senden kutsalı var mıydı ya?

Yüzyıllar sonra yine bir deprem Nikomedya’yı bizimle tanıştırır. 1999 depreminde bulunur bu kentin kalıntıları ilk kez. Toprağın altında kalan rölyefler bulunur hem de renkli. Tüm dünyadan ziyaretçileri olur hatta. Bu rölyefler Antik Roma döneminden kalan tek renkli örneklerdir. İmparatorların mor pelerinleri, askerlerin kırmızı giysileri ve figürlerin ten renkleri mermer üzerinde hala durur. Hava ile temas etmemiş/edememiş olmaları korunmalarına sebep olmuştur. Çıkarıldığı zamandan bu yana renklerini kaybetmeye başladıkları da söylenir, bu nedenle en kısa zamanda görülmesi gerekendir. Tetrarşi (dört krallık) döneminin 4 başkentinden biri olan Nikomedya, Konstantinopolis de henüz kurulmadığından, en önemli, görkemli başkentlerinden biridir.

Şimdi hayal edelim; Nikomedya’da dolaşabilseydik; sahilde Nekropoldeki özlediklerimize selam verip Antik Yunan ve Roma mimarisinde su, orman ve doğa perileri olan Nymphalara (su perilerine) adanmış kutsal alan veya anıtsal çeşme yapılarının yanından geçer, limandaki büyük ticaret gemilerinin yanından aşağı agoraya varırdık. Bu devasa meydanda dükkanları dolaşır dört bir yandan gemilerle gelen malzemeleri, ipekli kumaşları incelerdik. Sahilden kentin sırtlarına doğru anıtsal merdivenlerden çıkar ihtişamlı imparatorluk sarayı ile karşılaşırdık. Göz alıcı güzellikteki rölyeflere bakar, kazandığımız zaferlerle gururlanırdık. Oradan devasa hipodroma (Roma’da bulunan Circus Maximus gibi bir alan) geçer şanslıysak, efsanevi at arabası yarışlarını izlerdik. Hipodromdan, yukarı agoraya çıkardık belki. Dünyanın ilk büyük inanç özgürlüğü fermanını okuyabilirdik orada. Günü bitirmek, güneşi batırmak için antik tiyatroya çıkardık belki de. Tüm körfeze hakim konumlanan bu antik tiyatrodan denize bakar ne kadar şanslı olduğumuzu düşünürdük.
Geçenlerde sizlerle ‘katmanlı kent’i ve en ünlü katmanlı kent Roma’yı konuşmuştuk. Hatta Roma’yı kentimize benzetmiş, anlayışımızı değiştirirsek bir Roma olur muyuz diye sormuştum. Şimdi tekrar soruyorum; Ne dersiniz, bizim Nikomedya da Roma ile yarışmaz mı? Hatta sıkışıp kaldığımız kent merkezinden farklı alanlara, daha güvenli yapılara taşınsak ve bu merkezi Roma gibi tarihi ve kültürel bir kent merkezine çevirebilsek deprem gerçekliği ile de baş edemez miyiz sizce?
Başarıların davamını dilerim okudum çok beyendim bizlere tarhi tanıtıyorsunuz Elifcim başarılar