Katmanlı Kent: Roma
İzmit’te yaşayanlar bilir: hemen hemen her zaman falanca mahallede temel kazısında tarihi kalıntılar bulunmuş diye haber duyulur. Hatta yakın zamanda metro kazısında kalıntılar bulunduğu iddia edilmiş ama çalışmalar durdurulmamış ve gizlilikle devam ettirilmişti. Belediye, parklar yaparken bile, 1 metre derinlikte kalıntılara rastlamıştır ama parkı da bitirmiştir. :) Ve hatta bazı mahallelerde evlerden ulaşılan tüneller olduğu anlatılır. Bazen de definecilerin sikkeler bulduğu ve zengin olduğu hikayeleri duyarsınız. İşte tüm bunlar yaşadığımız kentin katmanlı bir kent olduğunun emareleridir. Peki nedir bu katmanlı kent ? Farklı tarihsel dönemlerin, medeniyetlerin katmanlaştığı kenttir, yani farklı zamanlarda kent üstüne kent yapılmasıdır. Her bir dönem ayrı değerlidir, hangi dönemin korunacağı, korunması gerektiği ikilemine düşer koruma uzmanları.
Dünyada herkesin bildiği, çoğumuzun ziyaret ettiği en ünlü, en turistik katmanlı kenttir Roma. Şimdi kentimizden bahsedip de Roma’ya nasıl geçtin diyeceksiniz ama emin olun sandığınızdan daha çok benzer kentimiz Roma’ya. Nikomedya, (kentimiz), burada kısaca anlatılacak bir kent olmadığı için şimdilik ona daha sonra detaylı bakalım istiyorum.

Eminim Roma deyince aklınıza hemen birkaç yapı ismi gelmiş hatta fotoğrafları gözünüzde canlanmıştır bile. Ve yine eminim bu akla gelen yapıların birçoğu aynı dönem yapısı değildir. Ayrı dönemlerde yapılmış olmasına rağmen tüm bu yapılar Roma’yı tanımlar.
Mesela; Antik Roma dönemindeki Forum’da dolaşırken tüm kent yaşamını görür o dönemde temelleri atılan hukuk, yaşama nasıl dahil olmuş anlarsınız. Yine ticaret yapılan alanlar ve sunaklara hayran hayran bakarken bulursunuz kendinizi. Hatta Roma’yı koruyacak sonsuz ateşi yakarken Vesta bakirelerini ve küçük sarayını hayal edebilirsiniz. Forumu dolaşırken, yaşam nasılmış neler yaparlarmış hayal edebilir, sanki o dönemdeymişsiniz gibi kentte dolaşabilirsiniz.
Daha sonra Ms 72-80 yıllarına gider; Kolezyum’a bakıp o dönemdeki eğlence kültürünü ve yeraltı zindanlarını, seyirci teraslarını, arenayı ve tüm bu mekanların sirkülasyonunu nasıl ayrı planlandığını düşünür kalırsınız. Arena alanına su doldurulup su savaşları yaptıklarını düşündükçe bu alanı nasıl detaylandırdılar, suyu nasıl yönlendirdiler der durursun, aklın hayalin almaz.

Pantheona (MS 118-125) bakarsın sonra: 43 metre çapındaki kubbeyi o dönemde nasıl yapmışlar, herhangi bir taşıyıcı kullanmadan onca ağırlığı nasıl taşıtmışlar, o ışık içeriye nasıl alınmış diye hayran hayran bakarsın. Kubbenin tepe noktasında bulunan 8 metrelik “Oculus” yani göz, direk göğe açılır. Işığı içeriye ustalıkla alan bu göz tabiki yağmuru da içeri alır. Yağmur suyunu tahliye edebilmek için mermer zemin hafif eğimli yapılır ve mermerlerin altına drenaj sistemi yapılır. Yapının
2000 yıllık olduğunu düşünür ve “mucize yapı” denmesini haklı bulursun.

Oradan da barok döneminde yapılan Trevi çeşmesine bakar; burda olsa bir apartman dikilecek alana ( ve tabi apartman yüksekliğinde) bir çeşme yapma fikrinin nasıl ortaya çıktığına hayret edersin. Trevi sadece görünen kısmı da değildir ayrıca o suyun oraya gelebilmesi de ayrı bir mühendislik işidir. Hala çalışan bir sistemi vardır ki insanı hayrete düşürür. Çeşmenin bulunduğu nokta, MÖ 19 yılında İmparator Augustus'un damadı tarafından yaptırılan antik Aqua Virgo (Bakire Su) su kemerinin bitiş noktasıdır. Bugün hala yer seviyesinin yaklaşık 9 metre altında, 1. yüzyıla ait antik Roma apartman kompleksleri ve bu su kemerinin tarihi su tankı kalıntıları bulunmaktadır. Yani çeşme, yüzyıllar boyu aynı noktada su kaynağı olarak kullanılan bir kentsel katmanın üzerine inşa edilmiştir
Bugün hala yer seviyesinin yaklaşık 9 metre altında, 1. yüzyıla ait antik Roma apartman kompleksleri ve bu su kemerinin tarihi su tankı kalıntıları bulunmaktadır. Yani çeşme, yüzyıllar boyu aynı noktada su kaynağı olarak kullanılan bir kentsel katmanın üzerine inşa edilmiştir.


Sarı rengin hakim olduğu, traverten ve roma betonunun kullanıldığı bu kentte bir de beyaz yapı vardır: Vittorio Emmanuele II abidesi. 1885-1911 yıllarında Botticino mermerinden yapılan bu yapı, kente hakim olan traverten doku/renk içinde “farklı” doku ve rengiyle kente meydan okur adeta. Katmanlı kent olmanın ikilemlerinden birine farklı bir şekilde kanıt olur. Önceki dönem karakteristik roma yapılarını yıkarak yaparlar bu beyaz yapıyı yine kendi dönemini de yansıtır bir şekilde.
Bu kentte tüm bunlara bakarak dolaşırken bir bakmışsınız kilometrelerce yürümüşsünüz ama bir nebze bile yorulmamışsınız. Hele bir de Vatikan’ı dolaşmaya kalkarsanız “Da Vinci” gibi “Michelangelo” gibi gelmiş geçmiş en en önemli sanatçıların eserlerine hayran hayran bakarken zaman nasıl geçmiş anlamazsınız.
Rönesans ve barok dönemi yapılan sivil mimari örneklerine hayran hayran bakarak dolaşırken
(hatta şanslıysanız o konutlardan birinde konaklarken), yemeğinizi yiyip kahvenizi yudumlarken Roma’yı yaşarsınız. İşte tüm bu katmanlar Roma’yı Roma yapan unsurlardır ve korunmalıdır.
Aklınızda Romalılar hangi yapıyı koruyacağına nasıl karar vermiş diye düşünerek hayran hayran dolaşırken bir inşaat alanına denk gelebilirsiniz. Tabiki tüm geleneksel yaklaşımınızla, altında farklı katmanları olan bu kente yepyeni, giydirme cam cepheli bir yapı yapıldığını düşünürsünüz. Oysa ki; bir şekilde yapılmış(onayı/ruhsatı alınmış) olan bu yapı o sahada yapılmıyor, yıkılıyor! Yani altında kalan tarihi mirası çıkarabilmek için, epey yüklü bütçelerle yapılmış “yeni” yapı yıkılıyor ve yine epey bütçelerle altındaki kültürel miras çıkarılıyor. Bizdekinin tam aksine.
Bir düşünün; bizim katmanlı kentimizde, nice eski/yeni yapının altında ne kültürel miraslar yatıyor?
Ne dersiniz bizde bir “Roma” olabilir miyiz?
